Başak Nakilcioğlu, "Öncekiler ve Şimdikiler" başlıklı bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı...

Anlatmak istediğim konuya “Küçük Ağaç’ın Eğitimi” adlı çok sevdiğim bir romandan kısa tutmaya çalışacağım bir alıntıyla başlayacağım. 

“Yerleşim yerinden yola çıktık, Büyükbaba'nın arkasında yürüyordum. Büyük, siyah bir araba yanımıza yaklaşıp durdu. Gördüğüm en büyük arabaydı bu. Arabada iki bayanla iki erkek oturuyordu. Kapının içine girmiş cam pencereleri vardı.

Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Büyükbaba da görmemişti. Bayan pencereyi açarken her ikimiz de camın kayışını izledik. …Bayan güzel giyinmişti; parmaklarında yüzükler, kulaklarından sarkan büyük halkalar vardı.

"Chattanooga'ya nasıl gidebiliriz?" diye sordu. Motorun sesi ancak belli belirsiz duyuluyordu.

Büyükbaba kahve tenekesini yere bıraktı ve kitapları kirlenmesinler diye dengeli bir şekilde tenekenin üzerine yerleştirdi. Bu işleri yaptıktan sonra Büyükbaba bayana saygı göstermek için şapkasını çıkardı. Bana öyle geldi ki bu hareket bayanın hoşuna gitmedi, çünkü Büyükbaba'ya bağırdı: "Dedim ki Chattanooga'ya nasıl gidebiliriz? Sağır mısın?  "Büyükbaba dedi ki: "Hayır bayan, duyuyorum ve sağlığım da bugün iyi, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?" Büyükbaba bunları içtenlikle söylemişti çünkü insanlara kendilerini nasıl hissettiklerini sormak gelenekti. Kadın, bu sözler onu deliye döndürmüş gibi davrandığı zaman, Büyükbaba ile ben biraz şaşırdık. Arabadaki diğer insanlar yapmış olduğu bir şeye güldükleri için deliye dönmüş olmalı.  Bayan daha yüksek sesle bağırdı: "Chattanooga'ya nasıl gideceğimizi söyleyecek misiniz? "Büyükbaba, "Neden olmasın bayan?" dedi. Bayan, "İyi..." dedi, "Söyleyin o halde! "Büyükbaba, "şey..." dedi, "Birincisi yanlış yöndesiniz, orası doğu. Batıya gitmek istiyorsunuz. Tam batıya değil, kuzeye doğru, büyük çayın olduğu yere, oradaki... Bu sizi oraya götürür." Büyükbaba gene şapkasını çıkardı ve yüklerimizi almak için eğildik. Bayan başını pencereden çıkardı. "Siz ciddi misiniz?" diye bağırdı. "Hangi yoldan gideceğiz? "Büyükbaba şaşırarak doğruldu. "Hangisi batıya gidiyorsa bayan; biraz kuzeye doğru dönmeyi unutmadan." Bayan bağırdı: "Siz nesiniz, bir çift yabancı mı?" 

Bu kısımda, Çeroki yerlileri bir yaşlı adam ve torunu kendilerine yol soran, lüks bir arabadaki kadına nezaketle davranmaya çalıştıkları zaman kadın, dede ve torunun davranışlarındaki nezaketi anlayamıyor ve kaba bir şekilde karşılık veriyor; "Siz nesiniz, bir çift yabancı mı?"

Ben de bu memleketin yerlisiyken bazen böyle hissediyorum. İnsanlardaki hırsı gördüğüm zaman yabancı gibi hissediyorum. Tanıdığınız kişi, sizin o zamana kadar gündeminizde hiç yokken isminiz bir listeye yazıldığında, sırf kendisi o yeri istiyor diye, sizin isminizi, sizin alanınızdan sildirip kendi ismini yazdırdığı zaman ve bunu; oraya, buraya telefon ederek baskıyla yaptırdığı zaman yabancı gibi hissediyorum. “Liyakat” herkesin savunduğu ve yapmadığı bir söz olmuşken de yabancı gibi hissediyorum. Bunlar oluyor, herkese oluyor bana da oluyor. Mesele bana olması değil, ben aynı zamanda biz demek. Mesele kendini “akıllı” sananlardan sıkılmam. Yıllar boyunca ve tüm “yabancı” hissedenler, hissettirilenlerle beraber.  Mesele  “Doğruyu, kendisi yanlış yapmak için savunan akıllılardan” sıkılmış olmam. Doğruyu, kendisi yanlış yapmak için savunan insan küçük insandır. Küçük şehirler, küçük insanların büyük hırsları yüzünden kaybeder. Liyakat kelimesi bu insanların dilinden düşmez ama sıra sanata geldiğinde, sanatı istismar etmekten hiç çekinmezler. Yıllardır sanatla uğraşan, bu alanda eğitim almış, bu alana teorik ve pratik emek vermiş, öğrenci yetiştirmiş, hayatını sanat uğraşıyla  kazanmış insanların ismini silmekte ve kendi isimlerini yazdırmakta hiç sakınca görmezler. Aslında bu insanlarla muhatap olmam, ama yıllardır buna tanık olmaktan doğruya doğru, yanlışa yanlış denmemesinden, sanatın bu kadar istismar edilmesinden, Afyon gibi şehirlerin bu tipler, bu tiplerin hırsları yüzünden yanlış tanınmasından, söz konusu kurumların danışılması gibi konular olduğunda ( bana değil)  alandan, sanatçı, yıllardır emek vermiş insanlara sıra gelmemesinden sıkıldım, çok sıkıldım. Sanat söz konusu olduğunda hırslı, baskıcı, tehditkar tipler yüzünden, işiyle ilgilenen insanlara sıra gelmemesinden sıkıldım. Benim, sanatla ilgilenen, sanat yapmak isteyen gençlere bırakacağım tek şey bu konuda mücadele etmek. Sanatla uğraşan gençlerin önü kesilmesin diye bu konuyla özellikle uğraşacağım. İnsanlar doğruyu söyleyip yanlış yapmaya alışmış. O zaman bunu farkettirmekte benim için sakınca yok. 

Öncekilerin lacivertlerinden sıkıldım. Bekliyorum, gereken yapılmazsa konuşmak için.

Sanatla kalın, iyi ki sanat var.